Cuma, Nisan 06, 2012

Dilimi eşşek arısı sokmasın ama o lafları da etmeyim hiçbir zaman :)



Bir süredir yazmayınca geriye dönük okumalar yapma gereği duydum. Sanki odamı köşelere bölmüşüm ve yaz köşesinden kış köşesini yeriyormuşum gibi geldi. Kaba tabirle oturduğum yerden pabuç kadar dilimle laf atıyorum. Aslında öyle değil ama ben bile öyle sandım. Ne varsa tane tane anlatmakta; ne yoksa lafı dolandırmakta.
Öyle olmaması için çabaladığımı belirtmek istedim. Benim yaptığımı iyi olanı içtenlikle takdir etmek şeklinde özetleyebiliriz. Çünkü güzel olan şeyler övülmediğinde bir müddet sonra sönmenin gerçekleşmesi kaçınılmaz oluyor. Dale Carnigie bir kitap boyunca* sadece bunu anlatmış. İyi, güzel, hoş olanı samimiyetle öv ki yüreklensin. Noksan yahut kötü olanı görmezden gel ki şevki kırılmasın.

Her film her kitap etkilemiyor beni. O zaman yazmak istemiyorum. Küçük küçük not almalarım hep vardır da yazıya döndürülmez hepsi. Hatta bana hiç not aldırmamış seyirlerim de olmuştur. Dönüp baktırmıyorsa neyini yazayım zaten. Kimileri var ki nasıl heyecanlandırır. Ama nasıl tutuştuğumu görmeniz lazım olay anında. İşte o zaman kelimeler pıtır pıtır dökülür. Eleştirmenlerle bir alıp veremediğim yoktur da “eleştirmenlik” deyişini sevmem, bunun meslek oluşunu da hiç anlamam. Eleştirmenler yerden yere vurunca daha iyileri mi geliyor arkadan? Güzeli yazmak geliyor içimden. İyi kalplerle karşılaşınca kendimi şanslı hissediyor ve yüceltmek istiyorum onu. Az madem sayıları yoğun olsunlar istiyorum. Negatif şeylerin üzerinde durmuyorum iz bırakmasın diye. Polyannacılık oynamıyorum, ‘pozitif düşün pozitif olsun’lara inanmıyorum, hiçbir derdimi evrene yollamıyorum. Her şeyi ama her şeyi sakinleşip düşünerek hallediyorum.

Allah’ım Allah’ım, dilimi eşşek arısı sokmasın ama o lafları da etmeyim hiçbir zaman :)


Pazartesi, Şubat 27, 2012

Kişisel Gelişim Deyince, Dale Carnegie



"Düzen, cennetin ilk yasasıdır."


"Beyin, sekiz ya da on iki saatlik bir çalışmanın sonunda ilk andaki kadar süratli ve mükemmel bir şekilde çalışabilir. Beyin kesinlikle yorulmaz."


"Yorgunluğun belli başlı nedenlerin biri can sıkıntısıdır."


"Sizi yoran şey, yapamadığınız işlerin çokluğudur."


"İnsanların bizi düşünmediğini veya hakkımızda ne söylendiğini umursamadığını biliyorum. Onlar sabahları kahvaltıdan önce, kahvaltıdan sonra, gün boyu ve gece yarısından on dakika sonra, hep kendilerini düşünüyorlar. Başlarındaki şiddetli bir ağrı onları sizin veya benim ölüm haberimizden bin kere fazla ilgilendiriyor."


"Eğer yıllar boyu sürecek ve ölünceye kadar unutulmayacak bir küskünlük veya kin oluşturmak istiyorsanız, iğneleyici bir eleştiride bulunun."


"Bir budala bile eleştirebilir, suçlayabilir, yakınabilir; nitekim pek çok budala böyle davranır. Ama anlayışlı ve bağışlayıcı olmak için sağlam bir kişilik ve otokontrol gerekir."

Sahafta dolaşırken altı çizilerek eskitilmiş bir şekilde rastladım bu kitaba. Elbetteki adı cezbetti beni. Başlamamla bitirmem bir oldu ve kitabın isminin içeriğinin yanında çok sönük kaldığını anladım. Dale Carnegie 1900'lerin başında keşfetmiş kişisel gelişimi. Olayı ders, ödev şeklinde anlatmak yerine yaşanmış örnekler vererek adeta kafanıza kazımayı seçmiş. Okuduktan sonra hayanızda değişikliklerin olmaması imkansız görünüyor. Bu kadar zaman önce sadece birkaç ipucuyla insan hayatını çözmüş olması fikri gayet takdire şayan. Kitabı okudukça piyasadaki kişisel gelişim yazarlarının Dale Carnegie'le hiç tanışmamış olabileceğini düşündüm. Bu tadı aldıktan sonra da başka kişisel gelişim kitaplarını direk eleyebiliyorsunuz. Kitabın içeriğini anlatamayacağıma kanaat getirerek alıntılar yaptım.

Bence Dale Carnegie okumak insanın kendine yaptığı bir yatırımdır.

"Köylü bir kadın yorucu bir iş gününün sonunda çiftlikteki erkeklerin önüne saman dolu tabaklar koymuş. Adamlar 'Delirdin mi sen?' diye bağırdıklarında kadın, 'Ne oldu?' demiş. 'Fark etmediğinizi sanıyordum. Yirmi yıldır siz erkeklere yemek pişiriyorum ve bir gün bile sizden saman yemediğinizi belirten tek bir söz duymadım.'

Çarşamba, Aralık 28, 2011

Kişi Önce Kendini Bilmeli!


Eşrefi mahlûkat olarak insan nedir ki? Biraz duyguları vardır biraz da aklı. Gerisi maddedendir. Duygusu ve aklı olmayınca maddeden olanın da önemi kalmaz haliyle. Bir de maddeden olana aldanan vardır, bence hiç oraya girmeyelim!

İnsan, insan işte.

Allah’ın yarattığı kadar varız. Ve Allah’ın sana verdiğinden daha fazlasını istememek gerek. İslamiyet’teki kabul ediş buradan gelir. Rab sana ihtiyacın olanı vermiştir zaten. Senden var olan potansiyeli hakkıyla ortaya çıkarabilmen istenir. Standartların ne altında ne üstündesindir. Standartlandırma enstitüsü bizim marifetimizdir. Birinin gözleri iridir, birinin dudakları dolgundur, birinin boyu uzundur, birinin sesi güzeldir; diğerinin elleri iridir, diğerinin yanakları şişkindir, diğerinin burnu uzundur ve diğerinin kalbi güzeldir. Bunların hepsi birer farklılıktır. Ne çirkinsindir ne de güzel.

Ben şimdi oturdum "insan dediğin şöyle" "insan dediğin böyle" diye bi attım bi tuttum. Basit aslında dedim. Erkekler düz mantık, kadınlar teferruatçı. Sonra düşündüm, kendimle çelişiyordum, değiştirdim. Zor aslında, çok zor insan olmak. Sana verilenle yetineceksin bir kere. Benimsedikten sonra elindekini dallanıp budaklandırtmak onu yeşertmek sana kalmış. Kalbini besleyecek aklını çalıştıracaksın. Kafan hep yukardakine, yan taraftakine bakacak biliyorum. Aşağıdakini görmen de mühim değil aynaya bakacaksın önce, aynaya!

Başkalarına özenip aldanmayacaksın, elindekine uygun olan parçayı isteyeceksin.
Yoksa,
Sen bilirsin.


Fotoğraf: Obie

Pazar, Aralık 11, 2011

Pepee



Zaman zaman anne olmuş arkadaşlarım çocuk bakımı hakkında fikrimi soruyorlar. Ben de dilim döndüğünce yardım ediyorum onlara. En çok televizyondan uzak tutmalarını söylüyorum. Ama elbette bu günümüz şartlarında mümkün değil. O zaman çocuğunuzun izleyeceği programlara kısıtlama getirmelisiniz. Mesela kavgacı bir çocuğunuzun olmasını istemiyorsanız Cartoon Network'den uzak tutun. Çoğunlukla erkeklerin en sevdiği kanaldır çünkü neredeyse tüm yayınları canavarlardan oluşuyor. Tıpkı erkeklerin(hatta çocukların) silah tutkusu gibi kanaldaki o canavarların amaçsız kavgaları hoşlarına gidiyor. Biz anasınıfı öğretmenlerinin gün boyu öğrenciler üzerinde en yoğun çalıştığımız konu kurdukları oyunları frenlemek diyebilirim. Serbest bırakıp oyun oynamalarını istediğimde 'silahçılık' ve 'köpekçilik' dışında pek bir uğraşlarını görmedim. Oyuna koydukları isim de arka sokakçılık desem.

Fakat bir karakter var ki hiç mi kusuru olmaz :)
Pepee
Son iki senedir çocuklar için Caillou neyse şimdilerde de Pepee o demek. Hatta önüne bile geçti. Geçmelidir de üzerinde çok çalışılmış bir proje. Caillou'nun en çok konuşmasındaki tane taneliği hoşuma gidiyor. Hani "geliyoyum" diye konuşurlar ya bu bir artikülasyon bozukluğudur ve sıklıkla karşımıza çıkar. Kalıcı değildir,  biraz uğraşıldığında rahatlıkla giderilir. Ülkemizde anne babaların kötü bir alışkanlığı var; çocuğu kucağına oturtup "Aman ne tatlı konuşuyor benim yavrum" diye sevmek. Egzersizler dışında Caillou'yu izlemek çok faydalı oluyor. Öğrencilerimde gözlemlediğim bir şey bu.


Yalnız Pepee bambaşka bir animasyon. Sürekli bir şeyler öğretmek derdinde ama bunu yaparken çocukları hiç sıkmadığını gördüm. Ben bile denk geldiğimde izliyorum. Aile yapısını çok güzel işlemişler: Örf, adet, gelenek görenek, bağlılık, saygı ve arkadaşlık. Yine konuşma ve dil gelişimi açısından söyleyecek olursam  içerikte kullanılan özel isimler ilk duyulduğunda saçma gibi gelse de üzerinde düşünüldüğü belli oluyor. 'bebe', 'dede', 'nene', 'baba', 'şuşu', 'zulu' gibi. Bebeklerin ilk söylediği sözcüğün baba olması tesadüf ya da duygusal  sebeplerle değildir. Anlamını bilmeden iki sesli heceleri birleştirerek oluşturdukları sözlerdir. Dolayısıyla Pepee bebeklerin ve küçük yaştaki çocukların da ilgisini çekebiliyor.


Çocukların en çok şarkı ve tekerleme yoluyla öğrendiğini fark etmişler olsa gerek her bölümde konuya uygun özel şarkı yazılmış. Ben yukarı en güzelini, bütün çocukların dilinde olan şirin şarkıyı koydum.


Gönül rahatlığıyla efendim.


Yeri gelmişken bu animasyonu ortaya çıkaran Ayşe Şule Bilgiç'i kutlamak gerekiyor, teşekkür ediyoruz. 

'İsmail Abi' Ağabeyim Olsun

Az evvel  bir karikatür gördüm ve çok güldüm. Aklıma üniversitedeyken bir arkadaşımdan dinlediğim fıkra geldi. Yeri gelmişken anlatmalıyım:

Ormanda gezintiye çıkmış karınca ve fil birbirlerini ilk kez görürler ve o andan itibaren aşık olurlar. Böyle böyle her gün buluşup görüşmeye başlarlar. Zaman içinde imkansız aşklarını saklayamayacak boyuta gelen çift evlenmeye karar verir. Fil karıncayı istemek için onun babasının karşısına çıkar. Karıncanın babası bu aşka izin vermeyeceğini söyler ve fili vurmak için tüfeğini doğrultur. O sırada filin önüne atlayan karınca bağırır: "Dur baba! Bize acımıyorsan karnımdaki file acı!"

Şayet Leyla ile Mecnun izlemek güzel bir duygu ise İsmail Abi'yi izlemek tarif edilemez. Sözlerinin dillere pelesenk olması bir yana karakterin kendisi başlı başına ince bir espiriden oluşuyor. İlk senesinde bir şeye benzetilemeyen dizi şimdilerde övgü üstüne övgü alıyor. İzlemediğimde özlüyorsam, izleyen birilerini buldukça sahneler canlandırıyor "bak görüyor musun ne demeye çalışmış" diye kafa patlatıyorsam bu iş olmuştur. Ben şimdi burada İsmail Abiyi nasıl anlatayım Serkan Keskin olmadan.

"İzlerken güldüren, güldürürken düşündüren, düşündürürken ağlatan" saçmalığını bırakmalı, boşa salıp izlenmeli.

Pazar, Aralık 04, 2011

Yaklaşın

Kısa uzun gibi süreç ayrımları yapmayan ömrümüzde öyle kötülükler görüyoruz ki şahsen kendimden soğuduğum zamanlar oluyor. Karşı durduğumda daha da ezildiğim, görmemezlikten geldiğimde ise dünyayı onların ele geçirdiklerini düşünerek umutsuzluğa kapıldığım. Herkesin başına gelenlerdendir bunlar, çok büyütüyordum belki ben. Fakat güzel şeyler gördüğümde mutlu olmakla birlikte “Neden kötüler hep bu kadar kötü?” sorusunu sormaktan alıkoyamadım hiç kendimi. Filmler izledim, kitaplar okudum, kafamı bulandırdım(!), yazıya döktüm, arkadaşlarımla sonu gelmeyen hevesimi kursağımda bırakan sohbetler ettim. Sonunda gördüm ki yakınımdan ya da uzağımdan bende etki bırakmış kişileri “iyi insan, kötü insan” diye ayırmaya başlamışım. İstemsizce giriştiğim bu işte aralarından sivrilttiğim kişiler en çok iyi insanlar olmuş. Bir zaman sonra sert soruları bırakıp “iyi ki de varlar” sözünü zikrettiğimi fark ettim. Şimdiyse sanki bir İyi İnsan Avcısıymış gibi onları toparlayıp yazmaya koyuldum. Hayatın onları öne çıkardığımızda daha güzel aktığını gördüm.



Bundan birkaç yıl önce yaz tatilimde AFSAD(Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği)’a giderken Fazlı Öztürk’le karşılaşacağımı ve  onun sayesinde fotoğrafı daha çok seveceğimi bilmiyordum. O, derslerini günlük yaşamdan, felsefeden, sanattan, edebiyattan, güneşten, yağmurdan, insanlardan beslenerek işlerdi. İyi bir fotoğrafın yahut fotoğrafı çekecek kişinin kafasında belirlediği karenin daha iyi olabilmesi için bazı nüanslar anlatırdı. Fotoğraf seçmez, fotoğrafa ve fotoğrafı çekene değer verirdi. Sanatçı insana dokunandır ya Fazlı Hocamız da hayata dokunanlardandı. Her zerresini hissederek yaşayan, elindekilerle mutlu olan. Ben sessiz sakin bir öğrenciydim ama o bilmese de onun iyi bir dinleyicisiydim. Bir gün, “Kendinize işleyecek bir konu bulduğunuzda ona yaklaşın. Anlatmak istediğinize en iyi bu şekilde ulaşabilirsiniz” dedi. Bu söz beni etkilemişti. Fotoğraflarımda kadrajımı ayarlarken dikkat ediyordum artık fakat sanki bu kadar değildi, taşıyordu zihnimden sözcükler. Günlük hayatımda da kullanmayı denedim. Kişilerin, eşyaların fazlalıklarını ayıkladım, onlara bir adım daha yaklaşıp gözlerinin içine bakmaya çalıştım. Bir balıkla olan mesafenizi kısalttığınızda ona ağ atmanız kolaylaşır. Balıkçılar denize balıklara yaklaşmak için açılır. Saklı olanları keşfetmem böyle oldu. Yetmedi yönetmenin, yazarın, öğretmenin, annemin, babamın, arkadaşlarımın ne demeye çalıştıklarını anlamaya odaklandım. Hani derdimizi bir türlü anlatamadığımızdan hayıflanırız ya önce onları anlamalıyım diye düşündüm. Anlamak hadiseye değer verip onu dinlemekle mümkünmüş. Ben  onca insanlar arasında iyi olanıyla ve elbette yaklaşmak fiiliyle bu sayede tanıştım. Fazlı Hocam ve nicelerine...


Fotoğraflar: Sümeyye Zor, Frida(t0x1c-d0LLy)

Cuma, Kasım 11, 2011

Sadece


Bekliyorum, izliyorum, tadıyorum, öğreniyorum.
Haberler alıyorum, mutlu oluyorum, üzülüyorum, yaşıyorum.
Gidiyorum, seviyorum, hoşlanmıyorum, dönüyorum.
Uçuyorum, koşuyorum, yoruluyorum, yürüyorum.
Okuyorum, dinliyorum, heyecanlanıyorum, yazıyorum.
Beğeniyorum, kırıp döküyorum, pişman oluyorum.
İstiyorum, yakalıyorum, vazgeçiyorum.
Uyuyorum, uyanıyorum, unutuyorum.

Pazar, Ekim 30, 2011

Lütfen!


Eğer şu anda bu metini okuyabiliyorsanız 7 gün önce gerçekleşen Van-Erciş depreminden sonra halen hayatta kalabilmişsiniz demektir. Ben kelimenin tam anlamıyla her şeyi bir kenara bırakarak şunu düşünmenizi istiyorum:

Diyelim ki birgün çok şiddetli bir deprem oldu ve siz kanepenizin yanında genişçe bir yere saklanarak göçük altında kaldınız. Rahat hareket edebiliyorsunuz hatta yanınıza önceden hazırladığınız deprem çantasını bile alabilmişsiniz. Fakat ne yaparsanız yapın sizi kimse duymuyor. Sonunu da söylüyorum. Hiçbir şekilde kurtarılmayacaksınız.


Öyle çok şeyden pişman oldum ki bunu düşünürken, nelere sarıldım korkudan. Ciddi manada uygularsanız söylediklerimi, anlayacaksınız  beni.



Herkesin başı sağolsun.

Perşembe, Ekim 13, 2011

İyi İnsan Avı


Şükür ki Lady Gaga inine çekildi. Fırsat bu fırsat Apple’ın kurucularından Steve Jobs’ın ölümünü konuşabiliriz.

Ben insanları ikiye ayırıyorum: İyi insan, kötü insan.* Steve Jobs iyi bir insandı.

Sakıncalı bir görüş belki ama artan kanser vakaları çemberin daraldığını söyler gibi. Bugün gazetenin sağlık sayfasında “Steve Jobs’ı öldüren pankreas kanserinden korunma yöntemleri” başlıklı bir yazı vardı. Gülelim mi, geçelim mi, ağlayalım mı? Geçelim. Bence biz mail mail dolaşan mezuniyet töreni konuşmasına odaklanalım.

“Kimse, hatta cennete gitmek isteyenler bile ölmeyi istemez. Ama o hepimizin gideceği yer. Kimse oradan kaçamadı. Ve zaten bu böyle olmalı. Çünkü ölüm, hayatın en güzel buluşudur! O hayatın değişim elemanıdır. Eskileri süpürür ki, yenilere yer açılsın. Şu an yeni olan sizsiniz, ama bundan çok uzak olmayan bir zamanda, siz de eski olacaksınız ve sıranız gelecek. Evet çok dramatik ama doğru. Zamanınız kısıtlı. Onu başkalarının hayatını yaşayarak çöpe atmayın.”


Steve Jobs çok zor günler geçirmiş bir dahi. Bunu yukarıya iliştirdiğim vidyoda kendi dilinden rahatlıkla dinliyorsunuz. Fakat konuşma bittiğinde alkışların sesini duymak yerine görüntüyü kapatıp zihninize dönüş yapmak istiyorsunuz. Böyle hareket etmenizin en büyük sebebi tüm o değerli sözleri ölmüş birinden duymuş olmanız. Steve Jobs yapabileceği her şeyi yaptı ve görevini tamamlayıp kendi de dile getirdiği gibi eskilerin arasına katıldı. O hala iyi bir insan.

Bütün bu sohbetler aylar önce Radikal gazetesinde okuduğum Bill Gates söyleşisini anımsattı bana. Bill Gates servetinin küçük bir parçası dışında geri kalanını hayır işlerine harcayacakmış. Hatta uzun bir süredir bunlarla uğraşıyormuş. Şu aralar sıtma aşısını herkesin ulaşabileceği hale getirebilmek üzerinde kafa yoruyormuş. Söyleşiyi okurken Bill Gates’e saygı duymamı sağlayan asıl cümle şuydu: ‘Hayatımın ilk yarısı ikinci yarısına hazırlanmakla geçti’. Miras kavramından hoşlanmadığını belirten milyarderin öldükten sonra geride bırakacağı 3 çocuğuna vaat ettiği tek şey ise eğitim: “Harika bir eğitim alacaklar, bunun parası karşılanacak. Ama onun dışında kendi yollarını bulmaları gerek”. Anne-baba olmanın zor olduğunu daha önce de söylemiştim. Bence Bill Gates bu işi çözmüş. Çocuğunuza en güzel hayatı ona istediği her şeyi alarak sunamazsınız. Yalnızca onu iyi eğitebilirseniz gözünüz kapalı, yüreğiniz ferah göç edersiniz başka âleme. Bir keresinde kuzenim şöyle demişti: “Artık aileler ev almak için değil çocuğunu en iyi yerde okutmak için kredi çekiyor”. E çok güzel hareketler bunlar :)
 
Bence Bill Gates de tartışmasız iyi bir insan.
Ölüme dek çalışmaya var mısınız?
İyi bir insan olmak için, buyurun.


*İyi insan mevzuna başka bir yazımda yine değineceğim.

Perşembe, Ekim 06, 2011

AŞK

-                     - Kerim Ali’yi öp benim için.

                      - Yarınki ilk işim bu olacak :*

Hiçbir aşk çocuğun sevgisi kadar saf olamıyor. Bazen düşünüyorum da Allah hiçbir şeyi aynı yapmamış. Herkesin hissettiği aşk aynı ama ifade ediliş biçimleriyle farklılıklar oluşuyor kanısındaydım. Hayır! Aşkın da DNA sı var.
Çocuklarım dinginleştiriyor bu sıralar beni.

Seni de öptüm :*

Neredeyse bir yıl olmuş bunu not düşeli bir arkadaşıma. Üstelik hiç okunmamış bile. Kerim Ali parmak çocuğumdu. Hareketleri bile minikti. Küstü mü annesi gelene kadar masanın altından çıkmazdı. 6 aylıkken doğmuş, küveze almışlar. ‘Yaşamaz o çocuk’ demiş herkes. Gelin bir de kitap okurken görün şimdi. Belki de yorgun annesine bahşedilen en güzel aşktı Kerim Ali.

Aşkın sevgiye dönüşerek ayakta kalacağına inanmıyorum. Bakmaya doyulamayan evliliklerdir en iyi örnekler. Bembeyaz pamuk gibi yaşlı bir çift düşünün. Son nefeslerine dek -elleri titreyerek üstelik- birbirlerini sımsıkı tutarlarken gözlerinde gördüğünüz parıltı sevgiden mi aştan mı?
Yoksa şimdilerde dillerden düşmeyen “alışkanlık” mı onların ki?

Bazen aşk ölmez. Aşk her zaman kalbini pırpır da ettirmez. Durağan halleri vardır kimi zaman. 1 rakamı gibidir aşk. Mutlaka vardır. Bazen işe yarar bazen tüm çuvalı devirir. Bazen gizlenir bazen keşke görünmez olsaydı diye düşünülür. Ama oradadır çoğu zaman. Saklambaç oynamayı da saklanmayı da pek sever. Bulamazlarsa kendisini, küser çıkmaz yerinden.

Mutluluktan mı sürtüşmelerin kıvılcımlarından mı beslenir bilinmez. Bazen çok fazla tatlı söze gelemez, kabarır ve bir balon gibi patlar. Bazen de ilgisizlikten yorgun düşer eriye eriye ‘yok’ olur.

Bilinmez. Aşk öğrenilmez. Yakalayım diye koştururken yaşanılanlardır belki de. Bir bakarsın yavaşlamış bir bakarsın gözden kaybolmuş. Aşka akıl sır ermez. Aşka sadece hayran kalınır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...